15 Mayıs 2009 Cuma
Son Çare
Benim karakterimi şekillendiren şeyler yaşadıklarım sanırım. Yemek ve uyumaktan başka bir isteğim olmadığı zamanları düşünüyorum. Nasıl oldu da bir şeyler istemeye başladım? Başka insanlar sanırım. Peki onlar? Onlar neden beni de kendileri gibi yapmak istediler? Hayır, şikayet etmiyorum. Sevdiğim insanlardan farklı olmak gibi bir ihtiyaç duymuyorum, hatta benzemesem çok daha kötü bir hayatım olacağına eminim. Ancak sebebini yine de merak ediyorum. Onlar kimlere benziyordu? Memnuniyetle zihnimi, kendi hapishaneme kapattım ve çok merak ediyorum, neden böyle bir şey yaptım? Ne kadar özgürüm? Özgürlüğü kendine dert eden bir insan için üzücü bir durum olabilirdi ama ben halimden memnunum. Yalnızca çok merak ediyorum.
Bu şehir gerçekten de eskisi gibi değil. Merak ettiğim bir başka şey de bu zaten, nasıl oluyor da eskiden çok farklı olan bu yer, çok farklı olan bunca insan benim karakterimi bu değişime hazırladı? Şehirlerin, gerçekleşmesi muhtelemel değişimleri önceden sezip kendilerini ve önemsediklerini değişime hazırladıklarından, şehirlerin de insanlara benzediğini çıkarıyorum. Ya da tam tersi, insanlar şehirlere benziyor. Tam emin değilim, önce insanlar vardı muhtemelen ama şehirlerin insanlardan daha eski olduklarını düşünmek çok heyecan verici geliyor. Sanki farkında değiliz de hayatlarımız aslında insanlıktan çok daha eski ve üstün bir uygarlık olan şehirler tarafından yönetiliyormuş gibi oluyor. Mükemmel bir fanteziye kapı niteliği taşıyor sanırım bu söylediğim. Şehirler yerine istediğim şeyi koyabilirim. “Korkarım hayatlarımız masalar ve çaydanlıklar tarafından yönetiliyor!” diye kendi kendime bağırıyorum. Şu aralar fazla sıkılıyorum sanırım.
Bütün boş laflar bir yana, bu şehir hiç eskisi gibi değil. Çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla eskiden burada daha fazla insan vardı. Her ne kadar kendi başıma yaşasam, pek fazla kimseyle günlük olarak konuşmasam da insanları çok severim. Eskiden, burada daha fazla insan yaşıyorken arkadaşlarım vardı. Bütün bir günümüzü evlerimizin dışında, yapmamamız gereken şeyler yapmamız için birbirimizi teşvik ederek geçirirdik. Eskisi kadar görmediğim kardeşim de bizimle gelirdi çoğu zaman. Dürüst olmak gerekirse bazen ne kadar iyi bir kardeş olduğumdan şüphe duyardım. Durumunu düşününce, bir şekilde ona göz kulak olmam, benim yaptığım hataları yapmamasını sağlamam gerektiğine inanırdım. Ancak her hatayı birlikte yaptığımız için pişman değilim. Eğer birbirimizden bu kadar uzaklaşacağımızı bilsem... Bilmiyorum, belki biraz daha hata yapmamız için uğraşırdım.
Hayır, insanlardan bahsetmiyorum yalnızca. Bu “şehir” eskisi gibi değil. Binalar artık eskisinden daha cansız görünüyor. İnsanların üzerine çöken bu adı konulmamış bıkkınlık; kendisini upuzun, çirkin, ölü bir beyaza boyanmış duvarlarda bile gösteriyor. Ne yöne adımımı atarsam atayım, her yer çoktan ölmüş, gömülmüş ve yalnızca hastalıklı zevkleri tatmin edebilecek süs eşyaları olarak kullanılmak üzere mezarlarından çıkarılmış gibi görünüyorlar. En azından evimden çıktıktan sonra dalgın dalgın merdivenlerden inerken bunu düşünüyordum. En son ne zaman bakım yapıldı ki buraya? Her yerde dökülmüş sıvalar, eski kağıt parçaları ve kalın toz tabakaları var. Özellikle çirkin olduğunu söyleyemem ama kesinlikle ruh halimi iyi yönde etkilemiyor.
Mevsim sonbahar. Çok klişe olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama daha hiçbir şey görmediniz. Yaşadığım şehirde en çok sevilen mevsimdir sonbahar. En sevilen yer ise tren istasyonu. Eminim şimdiden tren istasyonuna bir sürü yalnız adam doluşmuş, olduklarından bile yalnız görünmek için uzun aralıklarla rayların karşısına yerleşmişlerdir. Sonbaharda tren istasyonuna giderseniz şehrin aslında tamamen ölü olmadığını, bir sürü insanın yalnızca yazları evlerinden çıkmamayı tercih ettiğini görebilirsiniz. Bölge ikliminin soğuk olmasına sevindiğiniz zamandır sonbahar. Eğer hava biraz daha sıcak olsa muhtemelen tren istasyonuna yalnızca beklemek için gidenler paltolarını giyemeyip şimdi olduklarından çok daha kötü görüneceklerdi. Bu şehirde yaşayıp da tekstil işinde çalışanlar adına seviniyorum. Asla boş durmuyorlar.
Bugün ayın ilk Pazar günü. Ayda bir kez olmak üzere kardeşimi görmek için ormanın kıyısına gittiğim gün. En güzel ziyaretler hep sonbaharda, batan güneşin ışıkları altında kıpkırmızı görünen ağaçların yaprakları altında olanlardır. Doğanın, nispeten neşeli bir olaya şiirsel bir güzellik katma çabalarını takdir etmekten kendimi alamıyorum. Evet bu şehir eskisi gibi değil ama daha acı verici olan şey; güneş, ağaçlar, toprak, şehrin ortasından geçen upuzun nehir de eskisinden farklılar. Ancak şehir kadar değişmemiş, hepimizin üzerine çöken kasvetten kendilerini bizlerden daha iyi koruyabilmiş olmaları, tüm bu sıkcı hayatın altında ezilenler için yerinde bir hoşluk.
Hayatımı bir büfe işleterek kazanıyorum. İnsanlar her ne kadar eskisi kadar ne olup bittiğini öğrenmekle ilgilenmeseler de arada gazete satın alanlar da oluyor. Bütün gün büfede oturmak sıkıcı olduğu için ben de bazen gazete okuyorum. Normalde okuduğum şeyler ne kadar iç karartıcı olurlarsa olsunlar pek etkilenmiyorum. Bilmediğim bir sebepten dolayı okuduklarımın gerçekliğini kafam bir türlü almıyor. İçten içe, yaşadığım şehrin dışındaki yerler bana fazla uzak oldukları için farklılıklarının hayal edilemez bir boyutta olduğuna inanıyorum sanırım. Yaşadığım şehir hakkındaki haberler ise yerel gazetelerde, ağırlıklı olarak intihar haberleri olarak geçiyor. Gökyüzü kapalı ve hava soğuk. Tren istasyonunda oturan insanlar bütün gün birbirlerinden başka pek az kişiyi görüyor. Gördükleri ise bir haftadan fazla yaşamıyorlar. İnsanlar buraya artık yalnızca intihar etmek için geliyor sanırım.
Sanırım çocukluğumda gerçekleşen savaşın bir sonucu olarak şehir bu hale geldi. Koca bir şehirden geriye yalnızca kadınlar, çocuklar ve savaşamayacak durumda olanlar kalınca böyle olması doğal karşılanmalı galiba. Pek az kişi geriye canlı dönmüştü savaştan. Dönenlerden eskisi gibi olabilen birisini ise malesef hatırlayamıyorum. Fiziksel olarak sağlam görünenler ya temelli olarak şehri terkettiler ya da diğer yaraları yüzünden kendilerini öldürmek zorunda kaldılar. Eminim bazıları tamamen sağlam olarak geriye dönmüşlerdir ama hiç böyle bir şey duymadığım için sayılarının çok az olduğunu hatırlıyorum. Geriye dönen insanlardan en net aklımda kalanı ise bizimle aynı mahallede yaşayan bir gençti. Bazen aramızdaki yaş farkına rağmen bizimle de vakit geçiren bu oğlan bir yaş farkla yetişkin sayılıp cepheye sürülmüştü. O dönmeden önce savaştan canlı olarak dönen birisini bizzat görmediğim için geleceğini duyduğumda içimde bir merak uyanmıştı. Sabah erkenden kardeşimi ve birkaç arkadaşımı yanıma alıp tren istasyonuna gitmiş, yaklaşık üç saat gelmesini beklemiştim. En sonunda 12 numaralı tren geldiğinde, çocuğun annesi olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın koşarak trenin yanına kadar gitmiş, kavuşmuş ellerini hemen çenesinin altında tutarak yaşlı gözlerle oğlunun kapıdan çıkmasını beklemeye başlamıştı. Trenden inen başka kimse yoktu ama arkadaşımız başından geçenler yüzünden üstünde yaşamak zorunda kaldığı tekerlekli sandalyeyle perona inemediğinden, annesinin yardımlarıyla normalden daha uzun bir sürede trenden inmek zorunda kalıp, trenin biraz uzun süre duraklamasına sebep olduğu için kondüktörün azarını işitmişti. Kondüktörün o anki tavrı, her nasıl oluyorsa vücudundaki çoğu kemiğin bir şekilde dağılması sebebiyle tuhaf bir hal almış çocuğa diğer insanların da ne şekilde davranacağının basit bir göstergesi gibiydi. Arkadaşları olan bizler de dahil olmak üzere, insanların pek kabullenemediği hali, sonunda çocuğun ve annesinin şehirden temelli olarak ayrılmalarıyla sonuçlanmıştı.
Gazetelerde savaş haberleri dönüp duruyor haftalardır. Benim çocukluğumun sonları da başka bir savaş zamanına denk gelmişti. Bu yüzden olsa gerek, gazeteden okuduğum sayılar beni pek etkilemiyor. Asla savaşı tam olarak kavramaya çalışmam gerekmedi. Hatırladığım, okuduğum gazetelerin yazmalarını gerektirecek ilk savaş ben daha çocukken başlamıştı. Askere gidemeyecek kadar küçük ama kardeşime bakmam gerekecek kadar büyüktüm. Babam bizi büyük annemizin yanına bırakıp giderken ne kadar süreyle gideceğini bilmemenin getirdiği bir tedirginlik hissiyle boğuşmak zorunda kalmıştım ama bu fazla uzun sürmemişti. Çok kısa bir süre içinde babamın tabutu bize gönderildiğinde en azından babamı daha fazla beklememe gerek kalmadığını anlamak içimi biraz rahatlatmıştı. Ancak bekleyecek bir şey kalmaması sanırım büyük annemin kendisini biraz erken bırakmasına sebep olmuştu. Savaş hakkında bildiğim tek şey babamın ve büyük annemin ölümüne vesile olduğuydu ama seneler sürmesine rağmen asla yaşadığımız yere kadar gelememesi savaşı benim için ne tanımlanabilir ne de tanımlanamaz yapıyordu. Asla savaş görmemiş bir nesil muhtemelen ceset sayılarına baktıkça yoğun duygu patlamaları yaşıyorlardır ama dediğim gibi, benim için “uzay” kelimesi ne ifade ediyorsa “savaş” da aynı şeyi ifade ediyor.
Ancak geçtiğimiz günlerin birisinde, gerçekten beni üzmeyi başarabilen bir haber okudum sonunda. Yaşadığımız şehirde, insanlar pek fazla şeyi umursamadıkları için olsa gerek, suç oranı oldukça düşüktür. Bu sebeple sanırım, genç bir kızın kaybolması pek de olağan bir şey değildir. Bu zamanda, burada yaşama talihsizliğine kurban olmuş gençler genellikle şehri terk etmeyi terci ederler. Bunun dışında ise hiçbir gencin kalkıp da şansını başka bir yerde denemeden kendini öldürdüğünü görmedim. Hayır, kız kendisinin değil, bir başkasının kurbanı. Ne suça, ne de ölen çocuklara ihtiyacımız var.
Ama şimdi bunların sırası değil. Bugün kardeşimi göreceğim. Kardeşim... Kafası biraz yavaş çalışır ama hayatımda tanıdığım en iyi niyetli, en saf insandır. Çocukluğumuzdan beri uyum sağlamakta zorlanmasının sebebi geri kalmış zekası mı yoksa katıksız iyi niyeti mi diye düşünürüm eskiden beri. Yaşıtlarıyla asla düzgün bir arkadaşlık kuramaması sebebiyle çok eskiden gördüğüm herhangi bir rüyadan daha net hatırlayamadığım zamanlarımızdan beri onun yanında olmuşumdur. Zaten bunu ben istemeseydim bile babamız gittikten sonra sürekli birlikte olmamızdan başka bir seçeneğimiz olmadığı için rahatça kaderimizin böyle olduğunu söyleyebiliyorum. Şimdi ise yanımda değil. Benim onunla imkanlarım azalmaya başladığında şehirde kalmasının kendisi için iyi olmayacağına karar vermiştik. Onun için ormanın eteklerinde bir kulübe yaptık. Bir çok yorucu hafta boyunca marangozluktan zerre anlamayan, birisi beş yaşındaki bir çocuktan daha zeki olmak üzere iki kişi olarak elimizden gelenin en iyisini ortaya çıkardığımızı kulübeye bakar bakmaz anlamıştık. Şimdi onu ziyarete gidiyorum. Her hafta yaptığım gibi ona yiyecek ve kıyafet götürüyorum. Kış geliyor ve kalın giyinmesi lazım. Üstelik ona ne kadar engel olmaya çalışırsam çalışayım her zaman ormanda yürüyüşe çıkmaya devam edecek ve ayakkabıları çok eski. Bu hafta alamadım ama önümüzdeki hafta ona yeni bir çift bot götürmem lazım.
Yaşadığım apartmandan hemen iki sokak öteden binmem gereken otobüs geçiyor. Her haftaki gibi şoförle birbirimize merhaba anlamında kafa sallıyoruz. Şişman ve yaşlı bir adam. Kardeşimi ziyaret etmek için ormana gitmeye başladığımdan beri aynı otobüsü kullanıyor. Bir kere bile bu adamı otobüsün dışında gördüğümü hatırlamıyorum. Hep koca direksiyonunun arkasında, asla görmediğim ayaklarını pedallara dayamış (Gerçi dediğim gibi, ayaklarını görmediğim için yalnızca pedallara dayalı olduklarını tahmin ediyorum.), en azından ilk giymeye başlandığı zaman beyaz olan gömeliği ve kahverengi ceketi üstünde, kafasında kasketiyle ben otobüse bindikten beş dakika sonra tek yolcu ben olduğum için çekinmeden “Sigara içmemin mahsuru var mı?” diye soruyor. Ben de her seferinde yaptığım gibi otobüsün arkalarındaki bir koltuğa geçmiş, bir türlü yıkandığını görmediğim çamurlu pencerelerin birinden dışarıyı seyrediyor oluyorum. Yolculuklar aşağı yukarı hep böyle geçiyor. Hemen sağ ayağımın yanına bıraktığım iri, hasır çantanın içinde konserveler birbirlerine çarpıp tok sesler çıkartırlarken ben yarım saat boyunca yolu, ağaçları, yavaş yavaş seyrelen binaları, yolun kenarına bırakılmış hayvan cesetlerini seyrediyorum. Geri dönüş yolunu, aynı şoför tarafından kullanılan aynı eski, sarı otobüste uyumayı gidişten daha fazla sevmememin tek sebebi ise ilk yolculuğun sonunda kardeşimi görecek olduğumu bilmem. Ancak onun dışında her hafta görerek zorla ezberlediğim yolu bir kez daha görmek yerine rahatsız ve tozlu otobüs koltuğunda uyumayı tercih ederim.
Çantamı da alıp her zamanki yerimde, ormanın içine doğru giden eski patikalardan birisinin girişinde iniyorum. Çok kısa bir yürüyüşten sonra ağaçlar bulutlu gökyüzünün önüne geçecekler. Çok kısa bir yürüyüşten sonra yalnızca ağaçların döktüğü yapraklardan, bittikleri yerlerde hiç güzel görünmeyen otlardan ve her yerden fırlamış mantarlardan oluşmuş, altında yatan toprağı görmeme engel olan kalın tabaka ve çevremde yükselen ağaçlardan başka bir yol arkadaşım kalmayacak. Hayvanlar nedense ormanın içinden buralara kadar gelmiyorlar, gelirlerse de yalnızca burada durmakla yetinmeyip belirsiz bir sebepten ölüp (Ya da öldürülüp. Çocukluğumdan beri herhangi bir hayvanın ölümünü görmedim.) yol kenarına atılmak için iyice ormanın dışına kadar çıkıyorlar. Çok eskiden garipsediğimi hatırladığım bir şeydi ormanın sessizliği. Adımlarımın çıkardığı sesler haricinde bir şeyler duyabilmek, gökyüzünü kaybettikten sonra imkansız bir hale geliyor. Ne rüzgar, ne bir hayvan, ne de ormanın dışından içine doğru uzanan, insanların çıkardığı bir ses duyuluyor. Eğer ormanın zararsızlığından haberdar olmasam, geri dönüş yolunu gecenin karanlığında alırken ister istemez yaşadığım gerginliğe dayanabileceğimi sanmıyorum. Ancak ortamın getirdiği hafif depresif hava alışkanlıkların yarattığı rahatlıkla çok geçmeden siliniyor ve ben her zamanki gibi solgun, kahverengiye çalan bir yeşile bürünmüş ağaçların arasından kardeşimin evine gidiyorum.
Asla çıkmayacağını bilmeme rağmen kardeşimin bir şekilde ana yola çıkmayı istemesi ihtimaline karşı mümkün olduğunca basit bir yere inşa etmiştik kulübeyi. Yalnızca patikayı takip et, görmemenin imkanı yok. Aşağı yukarı on dakikalık yürüyüş mesafesinde ve asla yönünü değiştirmene gerek yok. Benim bu yolculuğum da on dakikadan fazla sürmüyor ve eski ama şehirdeki herhangi bir binadan çok daha cana yakın görünen kulübenin önünde durup hasıt çantamın sağ dizime yavaş yavaş çarpmasını dinliyorum. Her ne kadar buraya benden başka herhangi bir şey gelmese de, zamanında kulübenin çevresini çitle çevirmenin daha güzel görüneceğine karar verdiğim için bir süre bahçe kapısı olacak tahta yığınını itmeye uğraşıyorum. Normalde ben kapıyla boğuşurken kardeşim kulübeden fırlayıp sevinçle kapıya koşar ve defalarca içeri girip çıkmanın getirdiği alışkanlıkla kapıyı açıverir, sanki vakit kaybederse ben gidip de bir daha dönmeyecekmişim gibi bir hızla bana sarılır ve kaburgalarımı, güçlü kolları arasında ezilip parçalanma tehlikesine maruz bırakırdı. Bu kez çıkan olmadığı gibi, kapı beni reddercesine açılmamak için direnmeyi sürdürüp bir de elime ayağım kadar bir kıymık batırıyor. Tüm gücümle kapıya asılıp açtıktan sonra ufak bahçeye girerken kapıyı arkamdan kapayıp, kocaman tahta parçasını elimden çıkarıyourum ve bir yandan da perdeleri kapalı pencerelere bakarak neden kardeşimin dışarı koşmadığını anlamaya çalışıyorum.. Sağ elimde hafif hafif kan sızdıran yarayı emerken bir yandan da sol elimi yumruk yapıp kapıya vuruyorum ve perdelerde bir kıpırtı görebilmek umuduyla pencereleri seyrediyorum. Kapı açılmıyor. Bir süre bekledikten sonra tekrar, öncekinden daha güçlü bir şekilde kapıya vuruyorum. Bir süre daha bekleyip içeriyi dinliyorum ama herhangi bir ses gelmeyince yavaş yavaş endişelenmeye başlıyorum. Kapıya elimden geldiğince sert yumruklar indirirken bir yandan da kardeşime sesleniyorum. Yumruklamayı kestikten sonra oluşan sessizliği, içerden gelen koşuşturma sesleri ve bu sesleri takip eden peltek bir “Geliyorum!” bozuyor. Rahatlamış bir biçimde kapının kenarına bıraktığım çantayı alıp bekliyorum ve çok geçmeden kapı açılıyor. Gülümseyerek içeri dalıyorum.
Benim suratımda haftada bir gün görülebilen bir sırıtış, kardeşiminkinde ise mutlu ama belirsiz bir sebepten dolayı coşkudan yoksun bir gülümseme var. Her zamanki gibi bana var gücüyle sarılmasını bekliyorum ama bunun yerine dalgın bir sesle “Merhaba.” diyor yüzündeki gülümsemeyi silmeden. Ben de sırıtmayı hızlıca kesip yüzüme olabildiğince ciddi bir ifade vererek “Merhaba.” diyorum ve elimi sıkması için önüne uzatıyorum. Aynı dalgınlıkla elimi sıkıyor ve ben “Napıyorsun lan salak?! Gel buraya!” diye gülerek bağırarak tuttuğum elinden kardeşimi kendime çekip sıkıca sarılıyorum. O da dalgın dalgın gülüyor ve ellerini sırtıma atıyor. Kollarımın arasındaki vücudu kaskatı kesilmiş. Ters bir şeyler varmış gibi geliyor ama bu fikri bir kenara itip elimdeki çantayı bir kenara atıyorum. Her ne kadar en başta kesinlikle karşı çıkmış olsam da başka çarem olmadığı için kurmak zorunda kaldığım sobanın yanına giderken ellerimi birbirine vurup “Çay içiyor muyuz?” diye sesleniyorum. Kardeşim, içeriye girdiğimden beri gözlerinde taşıdığı boş bakışlarla evin zeminini seyrederek sessizce olur diyor. Neşeli bir biçimde doldurduğum çaydanlığı sobanın üzerine bırakıp tekrar arkamı dönüyorum ve kardeşimin hala odanın ortasında ayakta durduğunu görüyorum. “Neyin var senin yaa? Ayakta bekleyeceğine otursana. Çay hazır olunca ben getiririm sana.” diyip odadaki iki sandalyeden birisine oturtuyorum kardeşimi. Ben de hızlıca karşısına geçip gülümseyerek, sesini bir haftadır duymamanın getirdiği sabırsızlıkla “Ne yaptın bütün hafta? Hiç ormanda ilginç bir şey gördün mü? Bugün birlikte bir yürüyüşe çıkarız istersen. Ne dersin?” diye soruyorum. Bir önceki saniye olduğundan daha gergin bir biçim alıyor vücudu. Sinirleri çok bozuk görünüyor. “Ne oldu? Canını sıkan bir şeyler mi var yoksa?” diye sorarken yüzüm hafif asılıyor. Gergin bir biçimde mırıldanmaya başlıyor ve ben ne dediğini duyamadığımı söyleyene kadar mırıldanmaya devam ediyor. En sonunda sesini biraz yükseltip en baştan alıyor söylediklerini.
“Bu hafta bir ara yürüyüşe çıkmıştım. Daha önce gitmediğim bir yerlere gitmeye karar verip büyük ağacın olduğu yerden sağa dönüp biraz yürüdükten sonra karşıma çıkan kayalardan sola döndüm bu sefer. İleriye gittikçe çok değişik şeyler gördüğüm. En son çocuktuk gördüğümüzde, hatırlıyor musun? Hani şu ufak tefek, çocukken evde gördüğümüz farelere benzeyen büyük kuyruklu hayvanlar. Evet, sincaplar. Sincaplar gördüm. Ondan sonra bir sürü bilmediğim kuş gördüm. Bazıları uçuyordu, diğerleri de grup halinda durmuş beni seyrediyorlardı. Sonra kedi gibi ama daha tüylü hayvanlar ve büyük, kocaman boynuzları olan bir tane hayvan gördüm. Yerlerde diğer gittiğim yolların hiçbirinde görmediğim kadar çiçek gördüm. Çoğu solmuştu ama oradaydılar. Böcekler de gördüm. Çok garip, çevreleriyle birlikte çok güzel görünen böcekler gördüm. Daha önce o tarafa hiç yürümediğime çok üzüldüm ama bir yandan da yeni bulduğum ve bundan sonra hep gideceğim için çok sevindim. Ama bir yere geldim ondan sonra. Ufacık, toprak bir yol aşağı doğru iniyordu. Oradan gittim ama yol uzadıkça korkmaya başladım. Ama ben gittikçe daha fazla hayvan görüyordum, o yüzden gitmeye devam ettim. Sonra çevresi ağaçlarla kaplı ufak, yuvarlak bir yere geldim. Ortasında kocaman bir kaya vardı ve yukarıya baktığında gökyüzü görünebiliyordu. Önce bir süre gökyüzüne bakarak öne ve arkaya doğru yürüdüm. Rüzgar edip yüzüme vuruyordu ve çok hoşuma gidiyordu. Sonra kayaya baktım. Üstü ayakta durabileceğim şekilde düzdü ve eğer azıcık daha yükseğe çıkarsam yüzüme daha fazla rüzgar çarpar diye kayaya tırmandım. Sonra orada durup biraz daha gökyüzünü seyrettim ama ağaçlar konuşmaya başlayıp dikkatimi dağıttılar. En başta başkası konuşuyor sandım ama kimse yoktu ve ses her taraftan geliyordu. Ben de ağaçların konuştuğunu öyle anladım.”
Kardeşimin lafını kesip biraz beklemesini söylüyorum. Söylediklerini en baştan düşünüp bir anlam çıkarmaya çalışıyorum ama buradaki yalnızığın kardeşimin aklına kötü bir etkide bulunması ihtimali düzgün bir biçimde düşünmem engelliyor. “Ağaçlar konuştu derken neyi kastettiğini açıklar mısın?” diye soruyorum endişeyle. Kardeşim cevap vermeden önce yüzü iyice asılıyor ve kendi kendine “Hayır.” diye mırıldandığını duyuyorum. “Ağaçlar benimle konuştu. Senin inanmayacağını söylediler ve seni de oraya götürmemi istediler. Ben de eğer inanmayacaksan sana anlatmayacağımı söyledim ama seni de götürmek zorunda kalacağımı söylediler. Sonra anlatmaya devam ettiler.” diye konuşurken nefes alış verişleri iyice hızlanmış, kekeliyor. “Seni de oraya götürmem lazım yoksa bana inanmazmışsın ve sonra zamanlaman kötü olurmuş ve çok canın yanarmış. Bana dediler ki sonra olanları anlatmadan önce seni oraya götürmem lazımmış.” diyor hızlıca ve ayağa kalkıp paltosunu alıyor. En başta itiraz etmek için ayağa kalkıyorum ama ne kadar korktuğunu görünce en azından bir süreliğine onun dediklerini uyup yanında olmaya karar veriyorum. Sobayı söndürdükten sonra evden çıkarken bana yolun biraz uzun olduğunu, geç kalırsak kızmamamı söylüyor. Kızmayacağımı söyleyip bahçe kapısını açmasını bekliyorum.
Daha önceki gelişlerimde anlattığı büyük ağacı ve kayaları geçtikten sonra dediği gibi orman değişmeye başlıyor. Her şey nasıl oluyorsa daha canlı, daha güzel görünüyor gözüme. Çocukluğumdan beri hiç görmediğim şeyler görüyorum yol üstünde. Defalarca kardeşimin dikkatini bir şeyler üzerine çekmeye çalışsam da o cevap vermek yerine yalnızca dalgın bir biçimde gülümsemekle yetiniyor. Yol oldukça uzun sürüyor ve arada benim biraz dinlenmem için duraklamak zorunda kalıyoruz. Bir süreliğine yere oturup çevrede gördüğüm hayvanları seyrediyorum. Duraklamamız esnasında bir ara kardeşimin ayakta bir sağa bir sola gidişini seyrediyorum. Üstündeki rahatsızlık her halinden belli oluyor. İçimden neyi olduğunu tekrar sormak geliyor ama zaten üzerine binen strese bir de benim düzenli sorularımın bir yardımı olmayacağını bildiğimden, durumunu daha da kötüleştirmemek için sessiz kalmayı tercih ediyorum. Yaklaşık yarım saat dinlenip çevreyi gezdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Bir süre sonra bahsettiği toprak yol görünüyor. Aynı yavaş tempoda toprak yolu takip etmeye başlıyoruz ve dediği gibi, bir süre sonra yol alçalmaya başlıyor. Yola çıktığımız vakitten bu yana geçen sürenin iki saati aştığını farkettiğimde daha ne kadar yolumuz kaldığını soruyorum. Çok kısa bir süre sonra varacağımızı öğrendikten yaklaşık yarım saat sonra bahsettiği yere varıyoruz. O kadar yolu yürüdükten sonra kızmayacağıma dair sözümü almasaydı bile kızacak halimin kalmayacağını bildiğim için sözümü tutuyorum.
Tam olarak tarif ettiği gibi, ufak bir giriş dışında tamamen ağaçlarla çevrili ufak bir çember şeklinde, ortasında kocaman bir kaya duran ufak bir alanda duruyoruz. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakana kadar, uzun ve yorucu yürüyüşümüze değecek bir şeyler göremiyorum. Kardeşimin söylediği gibi, yüzüme güzel bir rüzgar vuruyor ve canım birden oraya uzanıp bir süre hareket etmemek istiyor. Ancak önceliklerimi bildiğim için ufak alanı kısaca turlayıp tekrar kardeşime dönüyorum. “Tamam, şimdi bana başından geçenlerin tamamını anlatacak mısın?” diye soruyorum merakla. İçimdeki, hikayenin bir yerlerinde olaylara kardeşimin çıldırmaya başlaması dışında mantıklı bir açıklama getirmemi sağlayabilecek bir ipucu bulmanın umudu, kardeşime daha uygun bir hayat sağlamak için kulübeyi terk edip kendisi gibi insanlarla yaşamasını nasıl söyleyeceğini düşünmeme engel oluyor. Kardeşim bana kayayı gösterip, “Oraya çık. Seninle de konuşurlar belki.” diyor. Önce sıkıntıyla yüzümü ekşitmeme rağmen isteğini yerine getirip güçlükle kayanın üstüne çıkıyorum. Bir süre çevremde dönüp ağaçlara bakmama rağmen kardeşim herhangi bir şey söylemiyor. En sonunda dayanamayıp kardeşime bakıyorum. O an çıkarabildiğim en sakin sesimle “Ben bir ses duyamıyorum. Artık hikayeye devam edecek misin?” diye soruyorum. “Ben gökyüzüne bakıyordum, belki sen de bakmalısın. Benimle konuştuklarında da ben orada durmuş...” derken kaldırdığım elimle lafını bölüp gökyüzüne bakıyorum. Evet, gerçekten de oradan rüzgar daha güzel hissedilebiliyor ama yavaş yavaş sabırsızlığımın getirdiği öfke açığa çıkabilmek için beni zorlamaya başlıyor. “Ses yok. Sen hikayeye devam et, belki o zaman konuşurlar.” diyorum kayanın üstünden inerken. “Evet, onlar da öyle demişlerdi. 'Sen anlat, biz sonra konuşuruz onunla.' gibi bir şey demişlerdi.” diyor ben dişlerimi sıkmaya başladığımda. Sonunda anlatıyor.
“Ben kayanın üstündeyken benimle konuşmaya başladılar. Önce çok şaşırdım ama bir sürü görmediğim şey gördüğüm için önceden bu ağaçların da pekala konuşabileceklerini düşündüm. Sonra bana nasıl olduğumu sordular, çok hoşuma gitti. Kibar ağaçlar olduklarını düşündüm. Bana çok özel olduğumu ve onlara çok fazla yardımcı olabileceğimi söylediler. Bana dediler ki, ölüyorlarmış. Daha fazla kaldırabileceklerini düşünmüyorlarmış, öyle dedi ağaçlar. Sonra bana yardımcı olmak isteyip istemediğimi sordular. Yabancılarla arkadaş olmamam gerektiğini biliyordum ama özür dilerim, bunlar çok kibar ağaçlar. Hem onlar ağaç, ağaçlar yürüyemez. O yüzden eğer bana bir şey yapacak olurlarsa koşarak eve giderim, beni yakalayamazlar diye düşündüm. Ha? Evet, ağaçlar normalde konuşamazlar ama yere bağlı oldukları için konuşmalarının yürümelerinden daha gerçekçi olduğunu düşündüm. Neyse, ben sonra kayanın üstüne oturdum. Bana ne yapmam gerektiğini söylediler ama ben kızdım. Yapmamı istedikleri şeyi yapmayacağımı söyledim ama ısrar etmeye başladılar. Bana özel olduğumu ve onlara yardım etmem gerektiğini, yoksa ısrar etmeye devam edeceklerini söylediler. Ben de iyiden iyiye sinirlenip bağırdım onlara. Sonra da kalkıp eve yürümeye başladım ama buradan uzaklaşmama rağmen seslerini duymaya devam ettim. Devamlı ısrar ediyorlardı, ben de devamlı reddediyordum. Eve kadar hiç susmadılar ve ben çok sinirliydim, onlara sürekli bağırıyordum. Sonra eve geldim ve bir süre sesleri kesildi. Çok kızmıştım, ben de yemek yedim. Yemekten sonra uykum geldi. Gidip yatağıma uzandım ve gözlerimi kapadığımda tekrar ısrar etmeye başladılar. Sinirimden çok bağırdım ve kulaklarımı kapayıp uyumaya çalıştım ama seslerini devamlı duyuyordum. O gece beni hiç uyutmadılar. Sabaha doğru başım çok ağrımaya başlamıştı, ben de daha fazla dayanamayıp kabul ettim. Ben kabul edince uyumamı, uyandığımda tekrar konuşabileceğimiz söylediler. Gerçekten de ben uyanır uyanmaz yapmam gerekenleri anlatmaya başladılar. Bana Cumartesi günü yanlarına tekrar gitmem gerektiğini, orada beni birisinin beklediğini söylediler. Oraya gidince ne olacağını anlatmışlardı ve ben de tekrar dinlemek istemediğim için sonra ne yapmam gerektiğini sordum. Bana seninle konuşmam gerektiğini, seni buraya getirmem gerektiğini söylediler. Sana her şeyi anlatmamı istediler ve bir ara seninle de konuşacaklarını söylediler. Seni buraya getirmemin, her şeyi anlatmanın, yaptıklarım için bir ödül olacağını söylediler. Neyi kastettiklerini anlatmadılar ama ben zaten korkuyordum, o yüzden hiç sormadım.”
İçimden hiçbir şey söylemek, hiçbir şey yapmak gelmiyor. Ağlamak üzereyim ve bu durumla nasıl başa çıkabileceğimize dair hiçbir fikrim yok, yalnızca anlattıklarını aklımda tekrarlıyorum. Kardeşim karşımda susmuş, kaskatı bedeni ve yaşlarla dolmuş gözleriyle beni seyrediyor. Ne yapacağımı, onunla nasıl konuşacağımı bilmiyorum. Derken kardeşim “Cumartesi gününü de anlatmam gerektiğini, eğer anlatırsam rahatlayacağımı söylemişlerdi.” diye inliyor. Gözlerimi silip başımı kaldırıyorum. “Evet.” diyorum, “Anlatabilirsin.” Bir süre huzursuz bir biçimde durmaya devam ediyor ve çevresindeki ağaçlara bakıyor. “Dediklerini yapıp Cumartesi günü tekrar buraya geldim. Genç bir kız, kayaya yaslanmış ağlıyordu. Benden istediklerinden çok korkuyordum ama kızı da korkutmak istemediğim için neyi olduğunu, niye ağladığını sordum. Bana kaybolduğunu, iki gündür ormanda olduğunu ve toprak yolu geri dönüş yolu zannedip iyice uzaktaki bu yere gelince daha fazla dayanamayacağına karar verdiğini söyledi. Benimle konuşunca ağlaması kesilmişti, sevinmiş gibi görünüyordu.” diyor kardeşim ve zihnimin içinde karanlık düşünceler belirmeye başlıyor. “Hayır!” diye düşünüyorum, “Mümkün değil.” Kardeşim yavaş yavaş titremeye başlıyor ve gözleri doluyor. “Ben çok korkuyordum ve sonra benimle eve gelmesini, ona yardım edeceğimi söyledim. Ağaçlar bana öyle yapmamı, o zaman susacaklarını ve senle beni ödüllendireceklerini söylemişlerdi. Ben çok korkuyordum ama onu eve götürdüm. Uzun uzun yürüdük ve hiç konuşmadık.” Kafamın içinde dönüp duran 'hayır' sözcüğünü sesli olarak söylemiş olmalıyım ki kardeşim ağlamaya başladı. Gözlerimin içine bakamıyor, devam etmesi için onu omuzlarından tutup sakin olmasını ve anlatmasını söylüyorum. “Sonra biz eve gittik ve ben ona yemek verdim. Sonra vazgeçmeyi düşündüm ama ağaçlar çok yaklaştığımızı ve geri dönüş olamayacağını söylediler. Ben onlara hayır dedim ama o zaman seni korumayacaklarını ve artık özel olmayacağımı söylediler. Sonra ben vazgeçmeyi bırakıp su içtim biraz. Çok korkuyordum ve sonra kız sandalyede bana arkası dönük oturmuş yemeğini yiyordu.” Artık sesli olarak ağlıyor ve yavaş yavaş kontrolünü kaybediyor. “Tanrım, sen ne yaptın?” diye fısıldıyorum. “Ben bir şey yapmayı en baştan istememiştim ama ağaçlar...” diyor histerik bir biçimde ağlayarak. “Ne yaptın ona?” diyorum ona sessizce. Ne hissettiğime dair benim de bir fikrim yok ve sorumu yineliyorum: “Sonra ne oldu?” Bana bakamıyor ve artık bağırarak ağlıyor. Sesimi biraz daha yükseltip “Sonra ne oldu?” diyorum ve artık beni duyduğundan bile emin değilim. Kafamın karışıklığı tanımlayabileceğim en yüksek noktayı geçiyor ve tüm gücümle omuzlarını sallayarak bağırıyorum: “Sonra ne oldu?!” Titremesi yavaş yavaş duruyor ve sesi kesiliyor. Sessizliğin içinde gözlerini elinin tersiyle silip bana bakarak, “Galiba çok kötü bir şey yaptım.” diyor.
Eve dönerken bu kez ben önden yürüyorum ve kafamın ne kadar karışık olduğunu anladığından, benim hızıma ayak uydurmaya çalışan kardeşim yol boyunca herhangi bir şey söylemiyor. Olabildiğince kısa bir sürede eve varıp kendi gözlerimle görmek istiyorum. Yavaş yavaş ormanın “canlı” kısmından çıkıyoruz ve yine kardeşimle birlikte attığımız adımların çıkardıkları seslerden başka bir ses duyulmaz oluyor. Dönüşümüz, gidişimizden çok daha kısa sürüyor ve sonunda eve varıyoruz. Bahçe kapısını sertçe itip açıyorum ve koşarak kulübeye giriyorum. Ben kulübenin üst katına, kardeşimin kızı bıraktığı yere koşarken o kulübenin içine yeni giriyor ve seslerden anladığım kadarıyla bir şeylere takılıp yere düşüyor. Sesleri umursamayıp, hızla söylediği odanın kapısını açıyorum. Karşımdaki görüntünün gerçekliğini kabul edebilmem zamanımı alıyor. Yavaş yavaş kapının ağzına çöküp gözlerimi gazetede bahsedilen kızın cesedinden ayırmaya çalışıyorum ama sonunda başka bir yana bakmayı başardığımda bile kız, hemen gözlerimin önünde cansız olarak yatmaya devam ediyor. Orada ne kadar durduğumu bilmiyorum ama tekrar ayağa kalkmaya yeltendiğimde belirsiz bir süredir sessizce yanımda duran kardeşim ben kollarımdan tutup destek oluyor. Kapıyı kapayıp aşağı iniyoruz. Beni yavaşça odanın köşesinde duran koltuğa bırakıyor ve bir şey isteyip istemediğimi soruyor. En başta soruyu algılamada güçlük çekerek “Ne?” diye soruyorum. Sorusunu yineliyor ve istemsiz olarak kısık çıkan bir 'hayır'ın anlamını, yalnızca benim kafamı halsizce sağa sola sallamamdan çıkarabiliyor. O da gidip odanın karşısında duran sandalyeye oturup gergin bir biçimde oturmaya başlıyor. Saatin kaç olduğuna dair bir fikrim yok ama havanın kararmasından anlayabildiğim kadarıyla normal bir Pazar gününde şehre dönmem vakit biraz da olsa geçmiş. Bir süre birbirimize bakmadan sessizliği dinliyoruz ve en sonunda bana “Bu gece birisi gelecekmiş. Ağaçlar onunla da konuşuyormuş ve o da benim başladığımı devam ettirmek için gelecekmiş.” diyor. Dikkatimi tekrar toplayıp neler olduğunu anlamaya başlıyorum. “Ne zaman geleceğini söyledi mi ağaçlar?” diye sorarken, kardeşime bunu yaptıran orospu çocuğunu elime geçirebilmek için bir umut doğuyor içimde. Kardeşim bana vereceği cevabın büyük bir kısmını oluşturan bomboş bakışlara eşlik etmesi için bir şeyler söylemek niyetiyle ağzını açıyor ama kapının vurulmasıyla cevabı yarıda kalıyor. Birlikte merakla kapıya bakıyoruz ama kapının ikinci kez çalınmasıyla kardeşim ayağa fırlayıp kapıyı açmak için koşmaya başlıyor. Ben de hemen kardeşimden sonra ayağa kalkıp sinirle onu takip ediyorum. Kardeşim hızla kapıyı açtığında beklenmedik bir tiple karşılaşıyoruz. Üzerinde eski bir gömlek ve pantolonla, kel bir adam duruyor karşımızda. Odanın içinden gelen ışık bembeyaz tenine neredeyse şeffaf bir görüntü katarken, gözlerine vurdukça pembe-kırmızı arası bir renkte bakışlar bizi seyrediyor. Hiçbir şey söylemeden içeriye giriyor ve merdivene doğru yürümeye başlıyor. Hızla yanına yaklaşıp omzundan tuttuğum gibi kendime çeviriyor ve hayatımın darbesini tam sol gözümün altına yiyorum. Yere yığılıp kalmışken, beni devirmekte kullandığı bembeyaz avuç içi, yüzüme çarpmasının etkisiyle hafif kırmızı bir renk alıyor. Yavaş yavaş gözlerim kararırken kardeşim “Böyle yapmak zorunda mıydın? Başka türlü geçemez miydin?” diye soruyor adama. “Beni incitmeye çalışacaktı. Ancak merak etme, sana anlatıdığı gibi, birkaç saat içinde uyanacak ve bu onun için çok daha iyi olacak.” diye cüssesinden beklenmedik bir sesle cevap veriyor, cüssesinden beklenmedik kadar sert vurabilen albino. Birkaç saniye sonra kendimden geçiyorum.
Kendime geldiğimde kardeşim hemen baş ucumda durmuş, uyanmamı beklerken bir yandan da kapıyı seyrediyor. Yerinden çıkmış gibi sızlayan çenemi sıvazlayarak ayağa kalkmaya çalışıyorum. Kardeşim bugün ikinci kez kollarımdan tutup beni kaldırırken adamın nerede olduğunu soruyorum. Gittiğini, giderken de o gece evde durmamız gerektiğinden bahsettiğini söylüyor. Adamın kıza ne yaptığını merak ediyorum ama muhtemelen gidip kontrol etmeyi düşünmemiş kardeşime bunu sormanın anlamsızlığını göz önünde bulundurarak yukarıya, kızı bıraktığımız odaya çıkıyorum. Daha odanın kapısına yaklaşırken bile koridoru basmış olan toprak kokusu içimde tuhaf bir his uyandırıyor. Kapıyı, odanın her tarafında, bilek hizasına kadar birikmiş olan toprak yüzünden zorlukla açıyorum. Hayatımda gördüğüm en tuhaf görüntüyü her zaman için savaştan dönen sakat çocuk olarak kabul etmiş birisi olarak bu tanımı hakeden yeni bir şey görüyorum odanın içinde. Çıplak kızın cesedi, odanın içine yığılmış toprağın üstünde durmuş, bir şeyleri bekler gibi duruyor. Ne olup bittiğine anlam verememenin getirdiği şaşkınlıkla odanın içine girmeye kalkıyorum ama kardeşim beni durduruyor. “İsterseniz izleyebilirsiniz ama dokunmazsanız daha iyi olur dedi adam.” diyen kardeşime bakıyorum. Adamın kurduğu cümlenin rahatsız ediciliği, zaten öfkeli olan beni iyice çileden çıkarıyor. “Şey, geriye sesli sayabilir miyim?” diye soruyor kardeşim. “Ne?” diye hızlıca ve sinirli bir şekilde, sorusunu kendi sorumla yanıtlıyorum. “Adam bana sen kapıyı açtıktan sonra otuzdan geriye doğru saymamı, sonra bir şeyler olacağını söyledi. İçimden on beşe kadar geldim de, dışımdan sayabilir miyim diye sordum.” diyor kardeşim ve cümlesini tamamlamasıyla birlikte uzaktan gelen bir patlama sesiyle irkiliyorum. Bir süre devam eden sessizlikten sonra ard arda iki patlama daha geliyor ve patlamaları keskin ıslık sesleri takip ediyor. Neler olduğuna emin değilim ve emin olabilmek için kardeşime beni evde beklemesini söyleyip koşarak dışarı çıkıyorum. Patikadan ana yola doğru koşarken şehrin üstünden yükselen dumanlar gözüme çarpıyor. Neler olduğunu ve acilen kulübeye dönüp kardeşimin yanında beklemem gerektiğini anlamak için yola kadar ulaşmam gerekmediğini zaten biliyorum ama içimdeki görüp emin olma isteği durmama engel oluyor. Patikanın sonuna kadar; nefesimin kesilmesine, bacaklarımın kopacakmış gibi acımaya başlamasına, kalbimin patlayacak gibi atmasına aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Asfalt yola ulaştığımda ise şehri, her ne kadar değişmiş olursa olsun, çocukluğumu hala elinde tutan şehri, üzerinde keskin ışıklar çakarken, komşularımın çığlıkları eşliğinde görüyorum. Çocukluğumu lanetleyen bir kabustan kopup gelmiş bir kesit gibi zihnimi dizleri üzerine çökertiyor, var olması mucize sayılabilecek tüm umutlarımı elinin tersiyle bir kenara itip, beni işlemediğim bir suçtan dolayı idama mahkum ediyor. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre boyunca hayatımın yok oluşunu seyrettikten sonra tekrar koşmaya başlıyorum, bu kez aksi istikamete olmak üzere. Artık hayattaki tek amacımın kardeşimi korumak olduğunu biliyorum ve yalnızca koşuyorum. Kulübeye vardığımda kardeşim korkmuş, ağlıyor. Çöktüğü köşeye gidip ona sarılıyorum ve korkmamasını, her şeyin geçeceğini, bir şey olmadığını söylüyorum. Biliyorum, pek zeki sayılmaz ama yalan söylediğimi, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, gözlerimden akan yaşlara bakarak anlayabiliyor.
Sabaha karşı patlama sesleri yerlerini tek tük silah seslerine ve ara sıra kulaklarımıza çalınan ümitsiz çığlıklara bırakıyor. Kulübeye, ormana henüz kimsenin yaklaşmamış olması yalnızca gerginliğimi arttırırken kardeşimin sesiyle irkiliyorum. “Korkmamız gerekmediğini, güvende olacağımızı söylemişlerdi. Bunu kastediyor olabilirler mi sence?” diyor bana her zamankinden daha şaşkın bir sesle. Ona bilmediğimi söylüyorum ve şehri dinlemeye devam ediyorum. Yavaş yavaş güneş doğarken üst kattan, cesedin olduğu odadan çıtırtılar gelmeye başlıyor. Ne olduğunu ikimiz de merak ettiğimiz için birbirimizi durdurmaya çalışmadan merdivenleri çıkıyoruz. Herhangi bir tersliğe karşı kardeşimi korumak için kapıyı yavaşça açan ben oluyorum. Kardeşim hemen omuzumun üstünden seyrederken, korkunç olmasına korkunç ama tüm doğa üstülüğüyle şairane bir güzellik taşıyan bir olaya tanık oluyoruz. Bildiğim kadarıyla cesetlerin vücutları bir süre sonra içinde biriken gazlar sebebiyle şişmeye başlarlar ama bu kadar kısa zamanda, bu kadar fazla şişmeleri pek alışıldık bir şey değildir. Daha bu çirkin dünyada yirminci yılını bile görmemiş kızın cesedi, her yanında oluşan şişkinlikler ve kabarıklıklarla çirkin ama aynı zamanda açıklanamayacak bir şekilde alışıldık bir hal almış. Gözlerimizin önünde yavaşça şişmeye, gerilmeye devam eden gümüş beyazı derisi yavaş yavaş çatlıyor ve beyazlığını ölü bir kırmızıyla sulanmış yeşile bırakıyor. Dünya üzerinde görebileceğim en güzel görüntünün bir doğum anı olduğuna asla inanmamış birisi olarak inançlarıma karşı çıkıyor ve gördüğüm tarif edilemez güzellik karşısında dizlerimin üzerine çöküyorum. Tarihin herhangi bir yerinde görüldüyse bile çoktan unutulmuş bir anı tecrübe ettiğim için kendimi şanslı saymaktan başka bir çare göremediğim için ağzımdan yalnızca “Şükürler olsun!” kelimeleri dökülüyor ve gencecik cesedin parça parça olmuş cesedinin içinden bedenini çıkaran kutsal bitkiye bakarken ellerimi göğsümün üzerinde birleştirip mutluğuluğumla ağlamaya başlıyorum. Yeni doğan yavaş yavaş filizlenip güçlenirken dünyanın tekrar eski haline dönemeyeceğini ama kurtulan azınlığın bizler yüzünden mahrum kaldıkları hayatı yaşayacaklarının bilincinde olduğum için ölümü, yıkımı ve diğer tüm korkuları, kollarımı iki yana açabildiğim kadar açmış olarak kabul ediyorum.
14 Nisan 2009 Salı
7
7 güzel bir sayı. 13 gibi ama 13'den biraz daha güzel.
13 - 7 = 6
04.04.1989
04 + 04 = 08
8 - 6 = 2 kişi.
2 güzel bir sayı sanırım.
1 + 9 = 10 ay sürer güzel şeyler ve 8 + 9 = 17 yıl yaşamış.
17 - 10 = 7 ve 7 güzel bir sayı (Bir nevi 13 gibi).
1 + 3 = 4 ay.
4'de güzel bir sayı ve 4 + 4 = 8
8 - 1 kişi = 7 ve 7 güzel bir sayı.
1 ve 3.
7 + 3 = 10 ay sürer güzel şeyler ve 10 + 3 = güzel bir sayı.
Peki 1?
Güzel şeyler 10 ay sürer ve bittiğinde 1 kişi kalır.
"TAKINTI" kelimesinde 7 harf var ve 7 güzel bir sayı.
14 Mart 2009 Cumartesi
Kendi Küçük Dünyasında
Yaklaşık on dakika sonra kafeye ufak tefek, sessiz bir kız girdi. Kısacık saçlarının parlak siyahı, sevimli yüzünün beyazlığıyla mükemmel bir tezat oluşturuyordu. Oğlan samimi bir çekingenlikle ayağa kalkıp yavaşça kıza sarıldı ve titrekliğinin altında bütün gün dinlense bile insanı sıkmayacak bir güzellik taşıyan yeni sesiyle (Seneler boyunca yavaş yavaş gelişmiş olsa bile temeli seneler öncesinden atılmıştı ama bir süredir kullanılmıyordu.) kıza nasıl olduğunu sordu. Sandalyelerine otururlarken kız iyi olduğunu söyleyip nezaketen soruyu oğlana yineledi. Oğlan soruyu kısa bir 'iyi'yle geçiştirip hızlıca kıza sesinin telefonda kötü geldiğini söyleyerek uzunca bir konuşmanın kapısını açtı. Dakikalar kızın dertlerini anlatmasıyla geçti. Oğlan doğru yerlerde doğru yüz ifadeleriyle kızın şarkısına eşlik etti.
Işığıyla Hayat'ı yaratan, sesiyle milyonlara ilham veren, ergenlik çağındaki oğlanların annelerinden saklayacakları dergilere verdiği pozlarla Dünya'nın dört bir yanından erkeklerin fantezilerini süsleyen, kelimeleriyle gelmiş geçmiş en büyük yazarları dizlerine çökerten, gerçek bir yıldızdı o. Karşısına hayranlarından birini almış, hikayesiyle ruhunun derinliklerine, bakanları kör edecek güzellikte bir resim çiziyordu. Gözlemleri, yaşadıkları, söyledikleri, neşesi ve üzüntüsüyle herkesi kendine hayran bırakmıştı. O şakıdıkça dakikalar birbirini kovaladı ve geçen her saniyede kendisine güveni daha fazla yükselemeyeceği noktaya ulaşıp yoluna devam etti. İmkansız basit bir detay, akıl almaz ise yalnızca bir başlangıçtı. Güzelliği, arzulandığı oranda artarken hayatının kendi elinde olduğundan biraz daha emin oldu. Değerini bilememiş erkekler, onu çekemeyen çok çirkin kızlar, hayatını yaşamak istediği gibi yaşamasına engel olmak için ellerinden geleni yapan akrabalar yoktu artık. O her şeye kadirdi. Artık emindi, kesin olarak biliyordu bunu.
Nasıl birisiydi ki bu gözlerine baktığında yalnızca kendini değil, kendinin bile yeni yeni keşfettiği yönlerini görebiliyordu?
Kızın giderek artan coşkusu oğlana hayatta bildiği en büyük zevkin yolunu açıyordu. Kızın gözlerinin içine, belli etmemek için tüm iradesini kullandığı bir küçümsemeyle baktı. Bir insanın kendini sevmesini anlayabiliyordu. Gerçekten; bir insanın kendisini her şeyden üstün tutmasını anlayabiliyordu ama bunu yaparken başkalarını kullanmanın gerekliliğine bir türlü anlam veremiyordu. Neden mutluluk için başka insanlara ihtiyaç duyuluyordu ki? İşin en tuhaf yanı kendisinin de tamamen aynı şeyi yapmasıydı. Salağın tekini karşısına alıp saçmalıklarını dinlemek neydi ki? Kendisine sinirlenmişti ama anlık olarak dişlerini sıkması, iyice coşup kendinden geçmiş kızın dikkatini bile çekmemişti. Görüşmeyi sonlandırmanın vakti yavaş yavaş geliyordu ama oğlan hala tekrar görüşüp görüşmeyeceklerine karar verememişti. Birkaç dakika daha kızı seyredip hesaplarını yaptıktan sonra temelli olarak konuşmayı kesmeye karar verdi.
Oğlan evin kapısını kapayıp ceketini yerde duran eski yatağın üstüne attı. Daireyle birlikte gelen, en başta hiç sevmemesine rağmen zamanla çok alıştığı dolabından sabahlığını çıkarıp üstünü değiştirdi. Bomboş, tozlu odayı geçip duvara dayalı duran geniş, güzeller güzeli koltuğuna oturdu ve karşısındaki duvarın dibinde duran sandığı seyretti bir süre. Pencereden dışarıya bakmayı düşündü ama yorgundu, yalnızca oturmaya karar verdi. Dizlerini çenesinin altına kadar çekip kollarını kendi etrafına doladı. Kendi küçük dünyasının küçük kralı... Zihni kendini, rüyasında hayali birinin dizlerinde gözlerini kapayıp huzuru tanımlayacağı bir uykuya teslim ederken hayat çok güzeldi.
2 Şubat 2009 Pazartesi
Her Şeyi Gözden Geçirmek İçin Otuz Dakika
Evimin ne kadar loş, rutubetli, karamsar ve hasta olduğunu bilmesi için görmesine gerek yoktu ama içeriye girdiğimizde yine de evin her noktasını parça parça inceledi. Bilmiyorum, belki de yakın gelecekte nasıl bir yerde yaşamaya çalışacağını anlamaya çalışıyordu. O da insanların evlerinin kendi ruhlarını yansıttığının farkındaydı ve belki de kendi ruhundan parçalar arıyordu. O eziyetin doğasıyla uğraşadursun, ben de tuvalete girip aynaya baktım. İçimdeki o ufacık umut beni, eskiyen suratımda değişim ibareleri aramaya itmişti. Uzun uzun çıkık elmacık kemiklerime, gözlerimi çevreleyen morluklara, dağılmış kaşlarıma, uzamış sakallarıma baktım. En ufak bir ışık oyununun bile üstüne atlayıveriyordum, gerçek bir değişim olması umuduyla. İnsanlar çok yanılıyorlar. Aslında birisinin görünüşüyle ruhu arasında çok derin ilişkiler vardır. İnsanlar derler ki, 'Esas önemli olan insanın içinin güzel olması.' ama bilmezler; içerde işler nasıl yürüyorsa, dışarda da aynıdır. Ancak insanları suçlamıyorum bu hataları için. Çirkinlik de dahil olmak üzere, herhangi bir şeyi anlamak için tadına bakmak gerekir. Eğer bir insan çirkin değilse de bunun için onu suçlayamam.
Yatak odasına döndüğümde yatağın üstüne oturmuş yavaşça gömleğinin düğmelerini açıyordu. Gözlerimi bir süre hafif pürüzlü ellerinin üstünde gezdirdim. Dokundukları yerlere acı bir nostaljinin kokusu kokusu yerleşiyordu. Yatağın öbür ucuna gidip, sırtım ona dönük bir biçimde oturdum. Kıyafelerimi çıkardıktan sonra soğuktan buz kesmiş elini omzuma atmasını bekledim. Hafifçe beni kolumdan tutup kendine çekerken diğer eli sırtımda geziniyordu. Gözlerini yüzüme dikip tenimin her köşesinde hayatlarımızı kurtarabilecek bir şeyler aradı. Çıldırmış gibi dolanan bakışları en sonunda tatsız gerçeği kabullenip gözlerime dikildi. Bir an için aklıma ilahi bir şeyler beklemek yerine kendimizin çaba göstermesi, var olmayan ve muhtemelen de kendiliğinden asla var olmayacak bir aşkın gökten inmesini beklemek yerine bizim yaratmamız gibi çılgınca bir fikir geldi. O da bunu düşünmüş olacak ki gözleri bir anlığına gözlerime yerleşecekmiş gibi duruldu. Ancak ikimiz de biliyorduk ki bizim elimizden gerçekten de bir şeyler gelebiliyor olsa o anda o durumda bulunmazdık. Hayır, bazı insanlarda belki de kendi hayatlarını kontrol edebilecek, kendi seçimlerini yapabilecek güç vardı ama biz onlardan değildik. Gözleri yavaşça kapanırken bir iki damla gözyaşının yanaklarından aşağı kaydığını gördüm. Elleri arayışlarını bırakmış, rol yapmaya başlamışken dudaklarından bir isim düştü yere: Mert... Mert kimdi ki? Bizden daha iyi durumda olduğuna ihtimal vermediğim, öylesine biriydi işte.
Dokunuşlarında bir tanıdıklık aradım uzun uzun. Eskiden birlikteyken başkalarını düşündüğüm kadının hayalini kurdum. Kapalı göz kapaklarının ardında çok eskiden gördüğüm rüyaları aradım. Sıkıcı bir Kasım gecesi bitmiş bir aşkı aradım kalbinin attığı yerde. Sessiz odanın içinde fısıldayan nefes alış verişleriyle kendiminkileri uyuşturdum, onun verdiği nefesin ciğerlerime doluşunda beni hatırlayan birisini aradım. Yenmiş tırnakları, parmak uçlarından soyulmuş derisinde utangaç bir 'seni seviyorum' aradım. Sırtını yasladığı eski çarşafımda, sıvası dökülen duvarlarda, yıpranmış bir perdenin yanından içeri dolan ay ışığında çok eski bir hayatı aradım. Hayatımın üstünde dolanacak ılık bir hava, her sabah doğacak bir güneş, yalnızca temizlenmeme yardımcı olmak için yağacak bir yağmur aradım. Sanki yaşıyorlarmış gibi dostlarım için benden gelebilecek herhangi bir hayır aradım. Çok uzun süre, çok fazla şey aradık. Bulamayacağımızı en başından beri biliyorduk ama temelli olarak vaz geçmeden önce bir kez daha, yalnızca denemek için denemek istedik. Belki de düşündüğümüzden daha az alışmıştık acıya.
Ciğerlerim her zamankinden biraz daha fazla acıyordu. Problemin ne olduğunu bilmiyordum ama bir süredir devam eden öksürüklerin yanında kan tadı ekleniyordu son günlerde. Aklıma kanser gelmişti ama geçerli bir fikrim yoktu ve kontrol ettirecek kadar önemsemiyordum olan bitenleri. Yatağın hemen yanında yere oturup, sırtımı buz gibi duvara yaslamış pencereye bakıyordum. O yatağın ayak ucunda oturmuş gömleğini geri giyerken ben de nefes alış verişlerimi biraz düzene sokmaya çalıştım. Pantolonunu da giydikten sonra ayağa kalkıp tekrar bana baktı. Gözlerimi pencereden ayırmadan söyleyebileceği herhangi bir şeye nasıl bir cevap verebileceğimi düşündüm. O da söyleyebileceği ne olduğunu kestirememiş olacak ki ağzını hafifçe araladıktan sonra geri kapadı. Boynu onu ilk gördüğümdeki gibi yere eğilip kolları vücdudunun çevresinde, dışarı çıktı. Bir süre merdivenlerden inişini dinledikten sonra ayağa kalkıp üstüme bir şeyler giydim. Arabanın anahtarları sehpanın üstüne, bıraktığım gibi beni bekliyorlardı. Saatime baktım, fazla zaman kaybetmemiştim. Muhtemelen o saatlerde, o gece ilk çıktığım zamanki gibi yollar boştu. Anahtarları alıp dışarı çıktım. Arabaya binip bomboş caddelerin üzerinden köprüye doğru yol aldım.
21 Aralık 2008 Pazar
'Öykü Procesi'ndeki Öykü
"Afedersiniz," dedim, "uzun süredir bekliyorum, tek bir araç bile geçmedi. Kente gidiyorsanız beni de alabilir misiniz?" Adam sağ kapıya doğru uzanıp kilidi açtı. Teşekkür ettim. Rica ederim, dedi. Tok, etkileyici bir sesi vardı. Bir süre konuşmadık. Arabanın içine yayılan hafif müzik sileceklerin hareketine büyülü bir hava veriyordu. Suskunluğu bozmak için, "burada mı oturuyorsunuz?" dedim. "Hayır" dedi. Yeniden sustum. Işıklardan sağa sapınca dönüp adama baktım.
Uzun, iç içe geçmiş binaların silüetlerinin arabanın arka penceresinde kayboluşunu izleyerek sorumu yineledim: “Kente gitmiyor muyduk?” Uzun bir sessizlikten sonra adam konuşma nezaketini gösterdi: “Çok kısa bir işim var. Eğer acelen varsa yolun kenarında seni indirebilirim ama bu saatte şehrin dışında araç bulabileceğinden çok emin olma.” Benim için oldukça gergin bir durumdu. Ancak inmek istemiyordum. Tuhaf bir şekilde o arabada olmak hoşuma gidiyordu.
“Sigara içmem problem olur mu?” diye sordum. Adam gözlerini yoldan ayırmadan benim tarafımdaki pencereyi açtı. İçeriye serin sonbahar havası doldu. Sağ bacağıma tek tük yağmur damlaları çarpıyordu. Sonbaharda bu kadar yağmur güzel bir kış vadetmiyordu. Sigaramı yakıp yolu seyretmeye devam ettim. “O seni öldürür.” dedi adam. “Sigara değil mi? Biliyorum ama ne zaman bırakmayı denesem hüsranla sonuçlanıyor.” dedim gülerek. Adam tek eliyle kapıyı işaret edip “Kapıdan bahsediyorum. Tam kapanmamış.” dedi adam sesindeki ciddiyeti koruyarak. Sigarayı dudaklarımın arasında bırakıp kapıyı hızlıca açıp kapadım. Şehirden iyice uzaklaşmıştık. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu. İnmek isteseydim bile çok geç kalmıştım.
***
Kadın ağlayarak eski iki dostuyla çektirdikleri fotoğrafı elinden bıraktı. Bardağını sehpanın üstünden alıp içinde ne kaldıysa içip ağlamaya devam etti. Evine gitmek için dışarı çıkan dostuna her şeyi anlatamamak, çocukluk anıları hakkında bile yalan söylemek, kendi hayatının da yalandan başka bir şey olmadığını düşünmesine yol açıyordu. Topallayarak telefonun durduğu sehpaya kadar gitti. Telefonu eline alıp hayatından çıkmasını asla istememiş olduğu bir başka dostunu aradı.
- Yaklaşık yarım saat önce yolladım onu.
- Güzel. Ağlıyor musun?
- Evet. Bu çok...
- Başka türlü olamazdı. Yaptığında kusur arama. Yıllar önce birbirimizi çok incittik ama asla kötü niyetli değildik. Şimdi de farklı bir şey yapmıyoruz. Yalnızca kötü bir şaka.
- Anlamıyorsun, onunla konuşmaya çalıştım. Onu uyarmak istedim. Gerçekten burada kalmasını istedim.
- Biliyorum. Hiçbirimizin bu duruma düşmesi gerekmiyordu ama oldu. Gidip biraz uyumaya çalış. Kendini fazla hırpalama.
- Lütfen yapma! Ben de onu senin kadar sevdim!
- ...
- Ben de onu senin kadar sevdim...
- İyi geceler.
- Hayır, lütfen...
Kadın kısa bir süre ıslak gözlerini telefona dikip sessizce bekledi. Saniyeler geçtikçe ellerindeki durduramadığı titreme telefonu parmaklarının arasında tutamayacağı kadar arttı. Telefon yerde duran eski fotoğrafın üstüne düştüğünde kadın yatak odasında tuttuğu silahı ağlayarak şakağına dayamak için çoktan koşmaya başlamıştı.
***
“Daha ne kadar gideceğimizi sormamın bir mahsuru var mı?” diye mırıldandım. Direksiyonun başında oturan adamı herhangi bir biçimde rahatsız etmek istemiyordum. Çalan müzik, arabanın içini aniden kaplayan hoş koku, yağmur damlalarının çıkardığı arabanın camlarında kendini tekrar eden tıkırtı, yanımda oturan adam... hepsi bir araya geldiklerinde sebebini açıklayamadığım nostaljik bir duyguya kapılıyordum. “Çok kalmadı. Bir şeyler almam gerekiyor.” dedi adam. Sesi hala beni rahatlatıyordu. Çalan müzik gittikçe daha güzel geliyordu. Çalan şarkının ne olduğunu sordum. “Bilmemene şaşırdım. A Thousand Kisses Deep. Eminim daha önce duymuşsundur. Yalnızca hatırlamıyorsundur.”
“Evet.”dedim. “Sanırım yalnızca hatırlamıyorum.”
Kısa konuşmamızdan aşağı yukarı beş dakika geçmişti ki eski bir benzincinin yanında durduk. Adam arabada beklememi, işinin çok kısa olduğunu söyleyip arabadan indi. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladım. Şehrin dışına pek çıkmadığım için bulunduğumuz mekan çok eskiden gördüğüm bir rüya gibi geliyordu. Solumuzda uzanan tepeleri yalnızca, lüks otellerin yüksek katlarından ufukta uzanan devasa silüetler olarak gördüğümü hatırlıyordum. Yakından çok daha görkemlilerdi. Tekrar benzinciye dönüp arkasında uzanan denizi seyrettim bir süre. Eskiden çok sevmeme rağmen artık hiç yüzmediğimi farkettim. Gözlerimi benzincinin açılan kapısına çevirdim. Arabanın sahibi elinde bir teneke benzin ve ufak, bez bir torbayla dışarıya çıktı, uzun ve çirkin bir adam da onu takip etti. Uzun boylu adam, sürücü arabaya doğru gelirken kapının biraz ilerisinde durup ellerini beline attı. O mesafeden bile her nasılsa göz bebeklerini seçebiliyormuşum gibi hissediyordum. İki saniye... yalnızca iki saniyeliğine gözlerini bana çevirdiğini gördüm. Sıcak arabanın içinde, sürücü tekrar yanıma oturana kadar, soğuk bir rüzgar beni esir aldı. Gözlerimi başka bir yöne çevirebildiğimde, dikiz aynasından bembeyaz kesilmiş yüzüme baktım. Rezalet görünüyordum. Sürücü o esnada benzin tenekesini bagaja atıp tekrar yerine oturmuştu. Elinde ufak, maskot gibi görünen, bez bir bebek vardı. Dikiz aynasına boynundan asılmış olan bez bebeği indrip yerine yeni aldığını astı. Arabanın içindeki koku aniden artıp burnumu sızlattı. Hafifçe başım dönmeye başlamıştı. Şarkı, az önce dinlediğimiz, yine çalıyordu ama bu sefer eskisinden çok daha tanıdık geliyordu. Melodiye eşlik edebilmek için sağ elimin işaret parmağını hafifçe bacağıma vurmaya çalıştım ama her denememde ritmi kaçırıyordum. Sürücü motoru çalıştırıp gaza bastı. Araba homurdanarak kalkarken ona dönüp sordum: “Buradan geri dönmeyecek miydik?” Sürücü yola bakarak mırıldandı: “Hayır. Ufak bir işim daha var, sonra şehre döneceğiz.” İçimden inmek geliyordu ama vücudum kendini bırakmaya başlamıştı. Zaten kafam da çok karışıktı. Anlamıyordum ve beynimin tozlanmış bir köşesinden bir şeyler dışarıya çıkmak istiyordu.
***
Üç arkadaş, omuzları birbirlerine yaslanmış, patlayan bir flaşa karşı gülümsüyorlardı. Arkalarında uzanıp giden deniz ay ışığında, hoş bir yumuşatıcı kokusu yayan, pürüzsüz ve serin çarşaflara benziyordu. Elinde fotoğraf makinesi olan çocuk makineden çıkan resmi alıp sallayarak karşısında poz veren kız arkadaşı, en yakın dostu ve arkadaşının sevgilisinin yanına gitti. Fotoğrafa bakarken gülümsüyorlardı. Sıkıcı hayatları için oldukça sıradışı o gecenin güzel bir anısı...
Direksiyondaki çocuk arka koltuktaki arkadaşının lafına gülerek ağzındaki sigarayı yaktı. “Fotoğrafta yoksun diye bu kadar huysuzlanacağını bilsem ben çekerdim yaa resmi.” diyerek dikiz aynasından arka koltukta birbirine sarılmış çifte göz attı. “Lan sana içme şu boku diyorum, sen bana hala fotoğraf diyosun! Yakalıycak baban sonra sıçıcak ağzına bi gün!” diye sesini yükseltti arkada oturan oğlan. “Oğlum arabayı götürüyorum adam farketmiyo, sigarayı nerden anlıycak?” diye hafif yavşak bir tavırla cevapladı direksiyondaki. Yanında oturan sevgilisi gülerek dinliyordu muhabbeti. Biliyordu; oğlanın bir hayatı daha olsa şimdi yaptıklarını tekrarlamakla geçerdi.
Genel olarak düşünüldüğünde güzel bir geceydi. Arkadaki kızın gözleri devamlı olarak direksiyondaki oğlana kayarken sevgilisinin, gövdesini saran kolları O'nun kollarına dönüşüyor, dudaklarına kısa süreli olarak temas edip, oyuncu bir biçimde geriye kaçan dudaklar O'nun dudakları oluyordu. Önde oturan kız olan bitenden haberdardı ama kimseyi duygularından ötürü yargılamamak, insanları hayran bırakan özelliklerinden yalnızca biriydi. Mutlu bir geceydi. Kazadan önce başlayan yağmur, araba karşılarından gelen kamyondan kaçınmaya çalışırken arabanın kaymaya başlayıp kamyonun altına girmelerine sebep olana kadar, geceye zaten olduğundan bile romantik bir hava katmıştı. Yağmur şiddetliydi ama doğal olarak tutuşan arabayı söndürmedi. Rüzgar yanmış et kokusunu, huzurunu bozduğu denizin üzerinden uzaklara taşıdı.
***
Vücudumu arabanın kapısına dayamış nefes almaya çalışıyordum. Tüm duyularım birbirine girdiği için nerede olduğumu algılamakta zorlanıyordum. Kusmamak için dişlerimi, hafifçe kanatacak kadar sıkmıştım ama o sırada başka bir acıyla boğuşmakta olduğumdan çenemin sızlaması umrumda değildi. Sırtüstü, asfalta uzanmış önümde yanan arabayı seyrederken, kulaklarıma dostlarımın çığlıkları doluyordu. Gözlerimi kapattıkça daha da gerçek, daha da kaçınılmaz bir hale geliyordu görüntüler. Yüzüyle iki farklı kişiyi eşleştirdiğim güzel bir kız önümdeki enkazdan dışarıya sarkmış bağırıyordu. Bacaklarından bahsettiğini duydum. Belinden altını, enkazdan dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Alevlerin içinde iki silüet titreşerek kayboluyorlardı. Görüntüler yavaş yavaş yokolurken, tekrar beni terk ettiklerini mi yoksa bu kez temelli olarak almaya geldiklerini mi anlamaya çabalıyordum.
Araba eski bir evin önünde durduğunda vücudum tümüyle uyuşmuştu. Koku burnumdan içeri dolup damarlarımda geziyor, bedenimin her bir santimini eski, unutulmuş bir acıyla kaplıyordu. Sürücü dışarıya çıkarken inmemi söyledi. Zaten son yarım saattir inmek istiyordum ama kapıyı açacak güç ellerimi terk edeli çok zaman geçmişti. Yaslandığım kapıyı açtığı zaman bedenim yavaşça ıslak toprağa çarptı. Gözlerimi kısmış soğuk havanın bedenimi kaplamasını hissetmeye çalışıyordum. Burnumun dibinden kaybolan koku, yerini keskin bir acıya bırakmıştı. Yavaşça ellerimi hareket ettirip yüzüstü dönmeye çalıştım. Kendimi sağ yanıma devirip, yanağımı çamura bulayınca hemen suratımın önünde duran iri, siyah botları gördüm. Hafifçe vücudumu yerden kaldırıp bir süre çamuru seyrettim. Bu şekilde durmak, mideme çok yardımcı olmadı. İyice tükenene kadar kustum. Başımı hafifçe eğerek dirseklerimi yere yasladım ve biraz daha kendime gelmeyi bekledim. Neyse ki sürücü benim kadar sabırlı değildi. Dirseğimden tutup, yüz yüze gelebileceğimiz kadar doğrulmamı sağladı ve vücudumu omzuna yaslayıp, eve doğru götürmeye başladı beni. “Gel.” dedi, sert ama sakin bir sesle. Nereye gittiğimizi sordum ama cevabını pek tatmin edici bulmadım: “İçeri.” Bomboş, tozlanmış evin içi kupkuruydu. Ahşap zemin attığımız her adımda çatırdayıp inliyordu. Merdivenlerden yukarı çıkarken gözlerim adamın yüzündeydi. Yaşarmış gözleri, gövdesine yaslı duran gövdemde hissettiğim kalbinin hızlı atışlarını ele vermiyordu. Hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden beni ikinci kattaki bir odaya götürdü.
Karanlığın içinde, yanan bir mum ve mumun hemen arkasında bağdaş kurmuş, elindeki fotoğrafı seyreden bir kadın oturuyordu. Kapı açılınca kadın kafasını kaldırıp uzun uzun, omzumu yasladığım adama ve bana baktı. Yüzünden aşağı, üstüne giydiği elbiseden içeri yayılan yanıklar, üzerlerine düşen azıcık ışığın altında gölgeler oluşturuyordu. Yıllar önce, yanan bir arabanın içinde titreşen silüeti gözlerimin önüne yerleşmiş, karşımda duranın kim olduğunu anımsamamı sağlıyordu. Ancak ne her yanını değiştirmiş alevler, ne de kötü anıları ortadan kaldırıp yeni anılar yaratan zaman, ben ağzımda duran sigaranın dumanını solurken direksiyon sallayışımı seyreden güzel, kocaman kocaman bakan gözlerini değiştirememişti. Kadın bana bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıp titredi. Yüzünü beni ayakta tutan kardeşine (o adamı birisine benzettiğimi biliyordum.) çevirip, ergenliğin verdiği çatlamaları çoktan geride bırakmış sesiyle konuştu: “Bizi yalnız bırakabilir misin?” Koltuk altımdan çekilen kolun yokluğunda yere düştüm. Eski dostum odadan çıkmakta olan kardeşine tekrar seslendi: “Artık işini bitirip evden çıkabilirsin.” Kardeşi ağlayarak itiraz etmeyi denediyse de ablasının yalvaran bakışlarla lütfen demesi onu durdurdu. Kapı arkamdan kapanırken başımı kaldırıp sevgilime baktım. Eski günlerime tekrar kavuşmuş zihnim ona her bakışımda suçluluk duygusundan çıldırmanın eşiğine geliyordu ama gözlerimi ayıramıyordum. Hala; yıllar sonra hala çok güzeldi. Hayattaki her şeye karşı büyük bir sevgiyle dolu olan sesi odada çınladı: “Yanıma gelsene. Ne bekliyorsun.” Hala ayağa kalkamıyordum ama dizlerimin üstüne yükselip tüm gücümle emeklemeye başladım. İlerlediğim her santimde aşağıdan gelen sesleri duyabiliyordum. Kardeşi evi benzinle yıkıyordu. Olacakları biliyordum ama zaten artık sahte hayatıma dönemezdim; anımsadıklarımla imkansızdı. Her saniye bir öncekinden daha da güzel, daha da kutsal olan sevgilim elini kaldırıp beni durdurdu. Kendimi bırakıp tekrar karnımın üstüne yattım. Gülümseyerek, yürümek istediğini söyledi ve binbir güçlükle ayağa kalktı. Bacaklarına baktım. Kötü durumdaydılar. Yalpalayarak birkaç adım attım ve yüzüstü yere kapaklandı. Yüzü benim yanağımın yaslı olduğu yerin tam yanında duruyordu. İkimiz de zorlanarak doğrulurken evin içi inanılmaz sıcak olmuştu ve her yerden yanık kokusu geliyordu. Yavaşça birbirimizi sardık ve kulağıma fısıldadı: “Aslında o alevlerin amacı bizi ayırmak değil, sonsuza kadar bir araya getirmekti.” Yanağım, yanağına yaslı; sessizce cevap verdim: “Biliyorum.” Evin dışından alevleri izleyen kardeşinin çığlık çığlığa ağladığını duyabiliyordum. Yavaşça sıcak, ahşap zemine uzanıp gözlerimi kapadım. Alevlerin içinde uzanmış, haftalarca susuz kalmış bir adamın kurumuş boğazını serin suyla ıslatışı gibi ruhumu geçen her saniyede uzun uzun, açlığını çektiği duygularla beslenmeye bıraktım.
***
Dört arkadaş, asla ayrılmayacaklarını bilmenin getirdiği mutlulukla arabaya bindiler. Direksiyona geçen oğlan radyoyu açıp, sesi yükseltti. Yanında oturan kız bir süre şarkıyı dinledikten sonra sordu: “Bu çalanın adını biliyor musun? Çok güzel.” Direksiyondaki oğlan, kıza bakıp kafasını tekrar yola çevirdi. “A Thousand Kisses Deep. Kesin duymuşsundur ama hatırlamıyorsundur.” diye cevap verdi oğlan ve arabayı kullanırken bir yandan da şarkıya eşlik etmeye başladı. Kız düşünceli bir biçimde yola bakarak mırıldandı: “Evet. Muhtemelen duymuşumdur ama hatırlamıyorumdur.”
25 Kasım 2008 Salı
Son
Boşlukta asılı kalmak gibi bir tanımı senin durumun için yapmadılar. Aslına bakarsan senin durumun için hiçbir tanım yapmadı bizden daha akıllı insanlar çünkü senin durumun insan bilgeliğine açık değildir. Sen yalnızca varsındır ki aslında izlediğin görüntüden başka gerçek olmadığını düşünürsek sen de diğer her şey gibi, boşluk diye adlandırabileceğimiz hiçliğin içinden sana gelen sözlerim gibi yoksundur.
Boşluk? Kimisi onu görebiliriz zanneder.
Gaz odalarını düşünürsün. Bir an derince bir soluk alırsın ve bir bakarsın ki... aslında yanlış anladığımız ne çok şey varmış. Durumunla gaz odaları arasında ilişki kurmaya çalışman sana salakça gelecektir ama merak etmemen gerekir çünkü aslında akıllıca diye düşünülen şeylerin sonu salakça olanlarla aynıdır. Her şey öze döner ve sen izlersin. Sen Gözlemci'sin.
Nasıl ki canlıların ömürleri birbirlerinden farklıdır, göreceliliğe uygun olarak algılayışlarının da farklı olduğu farz edilir. Eğer gerçek bir son varsa, ellerinde olan zamanı az bulacak olan canlıların hiç mi hakları yoktur? Eğer gerçek bir son varsa hak denen bir şey olabilir mi? Haklar için “son”un ne kadar geçerliliği vardır? Eğer gerçek bir son varsa Tanrı ne işe yarar? Son olduğu sürece Tanrı'nın sonu olmuş olmamış ne fark eder? Bir şey için son aslında tüm evreni kapsar. Bir şey yok olursa her şey yok olur. Eninde sonunda.
İlk günleri düşünürsün. Her şeyin nasıl başladığını. O da oradadır. İlk an seni bekler. Eksi sonsuza bakabilirsin. O da Çember'in içindedir. Artı sonsuzun yanı başında. Arası? Senin özlediğin her şey oradadır. Aramana gerek yoktur çünkü bilirsin, her şey senin aklındadır, aklınsa Çember'e yayılmış görülmeyi bekler. Tanrı'yı ve insanların var olabilmek için var ettikleri diğer kavramları. Soyut? Her şeyi bir araya topladığın zaman hiç bir kavram soyut değildir. Hepsinin yoktan var edilmeleri gerekir...ki varken yok edilebilsinler.
Dilek tutabilmeyi isterdim ama artık geç kalmıştım. Dileklerim o anda gerçekleşecek materyale sahipken, dilek tutmamı sağlayan materyal benim değildi.(“When all of your wishes are granted, many of your dreams will be destroyed”)
Düşünebilirsin, istediğin kadar kendini zorlayabilirsin ama biliyorsundur ki aslında kimsenin dileği bu değildir. Bilirsin ki her insan boşluğu bir an için bile olsa dilemiştir ancak aklında belirgindir (Ne kadar uzak ya da ne kadar yakın olduğunu bilmezsin ama fark etmez, durduğun yerden görebilirsin.) , boşlukla kimse “bunu” kastetmemiştir. Burada huzur yoktur, huzur “yok olur”.Acı seninle kalsın istersin ancak o seni çoktan terk etmiştir. Son çare olarak başkalarının Tanrılarını ararsın ancak bilirsin ki hepsi de senin gibi huzuru bu şekilde dilememiş olanlardandır.
Her şey tek noktada toplanmaya gidiyordu. Adım adım her şeyin başlangıcına yaklaşıyor, çemberi tamamlayıp “içlerindeki ışığı” ortaya koymak için yanıp tutuşuyorlardı.
Baktığın zaman Çember'in içi sana hüzün verir. Her şeyi izlerken elinde farklı bir bilinç vardır ancak SON zaten her türlü bilincin, bedenin, dinamiğin, kanunun, kanunsuzluğun, düzenin, kaosun, artı ve eksinin aynı olduğunu anlatır. Anlatımı var olabilecek hem en sade hem de en karmaşık öyküdür. SON çelişkiye bir övgü ve bir yalanlama, en nihayetinde ise yalnızca umursamaz bir jesttir.
Sonsuzluğun ardındaki boşluğun ortasında bir hale, varlığın ve yokluğun ışığından oluşmuş bir Halka...bekliyor. Yok olmak istiyor ama önce var olanın onu var etmesi gerekiyor.
Bakarsın ve görürsün, her şey sona eriyordur. Zaman çoktan ölmüştür ancak artık yok oluşunu seyredebilirsin.
Sonsuzluğun başlangıcından sonra madde biçim değiştirerek evren olur. Evren sürekli olarak değişir, canlılar(evrenin kendini özel sanan uzantıları) olur. Canlılar her adımda farklı biçimlerde düşünmeyi, inanmayı, yaşamayı öğrenirler. Evrene kendilerinden parçalar ekler, Tanrılar için Tanrılar olurlar. Kendi zihinlerinden parçalarla inanacak efsaneler yaratır, evrenin değişkenliğine katılırlar. Birbirlerini bazen sevinçle, bazen kederle ancak çoğu zaman öfkeyle değiştirir, farklı sistemlerin parçaları haline getirirler. Kendilerinin kıyametleri yine kendileri olurlar ve evreni son ana kadar anlayamazlar. Canlılar ilk zamanlarına gittikçe birbirilerine daha çok benzerler. Adım adım en başa dönerler.
Gözlerimi çevirdiğimde yine başlangıç noktasına döndüler. Bitişi izlemek zorundaydım. Nereye bakarsam bakayım, 0 noktası oradaydı.
Bilirsin ki efsaneler yok olur. Zaman artık maddeleşmiştir ama bilirsin ki onu yakalayabilmek için çok geçtir. Geç? O da önündedir. Diğer tanrılarla birlikte, Halka'nın içinden sana gülümser ve ağlar ve iğrenir ve ölür.
Yarattıklarım oradaydı, sen ve benle birlikte. Yarattıklarıım büyük ve küçük eserlerin arasında, her zamankinden, senden ve benden ve tüm evrenden daha gerçek bir biçimde gözlerime bakıyorlardı. O anda kendi ruhuma baktım. Karanlık ve ışık, el ele bana bakıyorlardı.
“Çağları devirip, çağları bahşeden Akıl” senin varlığını hep tanımıştır. Hep hissettiğin o itici güç artık karşında durmuş seni kaçınılmaza hazırlamaya çabalamaktadır. Tıpkı “rüyalarından asla vazgeçmeyecek nesil” geldiğinde olduğu gibi. Yok olmak üzereyken ölümsüzlüğü tadarsın. Artık korkular yoktur. Mutluluk yoktur. Sana Halka'nın içinden son bir kez el sallarlar.
Sonsuz biter.
Yoktan var olan evren, tekrar yok olur.
Sen yalnızca izlersin.
Sen Gözlemci'sin.
24 Kasım 2008 Pazartesi
Kötü Bir Gece
Yine bir gece, içeri girerken ismine bakmadığım bir bardayım. İsimlere bakmayı keseli çok oldu. Zamanlar ve mekanlar artık karmakarışık oldular. Yüzler ve anılar karmakarışık oldular. Kelimeler ve cümleler karmakarışık oldular. Artık hatırlayabildiğim tek yer yol. Uçsuz bucaksız, bir sigaranın gri dumanı gibi kıvrılıp giden soluk bir yol. Ve şimdi bir durak daha. Adını öğrenmeye üşendiğim eski bir bar.
Kırmızı bir kumaşla kaplanmış içki raflarının arkası. Orada oturanlardan hiçbiri kendi yüzünü görmek istemiyor, bu yüzden akıllıca buluyorum bu kararı. Tezgah boydan boya yaralarla kaplı. Üstüne isimler, numaralar, boktan kitapçılardan ucuza alınmış (muhtemelen yazarının bile adını hatırlamadığı) kitaplardan sözler, mağara resimlerini şaheser gibi gösteren tuhaf çizimler ve saydığım diğer şeyleri utandıracak derecede yaratıcı küfürler karalanmış. İçerideki herkesin bu sanat eseri barın her köşesini çoktan ezberlediğini adım gibi biliyorum. Hepsinin kafalarını önlerine eğip içkilerini yudumlayışlarından anlaşılan en bariz şey buralı oldukları. Aksi olsaydı herbirinin en az bir kez garson kızın kıçına göz atmaları gerekirdi. Kız pek model olacak materyale sahip olmasa da bu tarz bir yerde çalışacak tip değil. Muhtemelen para biriktirip, mutfakta çalışan, şehire gidince daha güzel ve muhtemelen biraz da parası olan bir kız için onu terkedecek bir oğlanla kaçma hayalleri kuruyor. İnsan sarrafı olduğumu söyleyemem ama aynı şeyleri kırk kez gördükten sonra yavaş yavaş tüm dinamiği çözmeye başlıyorsun. Hem bir zamanlar ben de o oğlandım ama bu konu üzerinde durmak istemiyorum. Gözlerimi diğerlerinden barmene çeviriyorum. İri yarı sert görünümlü bir adam. Saçları uzun ve katran kadar siyah, omuzlarından aşağıya, neredeyse dirseklerine kadar iniyorlar. Sert ve geniş bir çeneye sahip. Yamuk bir burun, çok darbe yemiş. Cüssesine bakılırsa her bir darbenin karşılığını fazlasıyla vermiş. Kaslı kolları yaralarla bezenmiş. Eminim boş zamanında bebek iskeletleri yiyip testesteron işiyordur. Elinde ise...pek sık görmediğim bir görüntü! Kasları tüm maskülenliğiyle gerilmiş, sırtını duvara vermiş Cosmopolitan okuyor. Bunu uzunca bir süre hatırlayacağımı tahmin ediyorum. Gözlerim yanımdan geçen garsonun bacaklarına son bir kez takılıp yine bardağıma dönüyor.
Üçüncü bardağıma başlarken içeri ihtiyar sayılabilecek birisi giriyor. Göbeği gövdesinden sarkmış, kasıklarının üstünde duruyor. Eski ve pis gömleğinin üstüne çirkin bir ceket geçirmiş, kafasında eski bir şapkayla içeriye göz atıyor. Açık renk sakalları şükürler olsun ki çirkin sıfatını dünyadan saklamayı beceriyor. Henüz gelmemiş birisini aradığını, yanımdaki boş taburelerden birine oturmak yerine 4 kişilik bir masanın köşesine geçmesinden anlıyorum. Pencerenin yanına oturmuş dışarıyı seyrediyor. Kötü bir misafir bekliyor. Garson tiksintiyle yanına gidip siparişini alıyor, barmen ise dergiyi bırakmış adamı süzüyor. Tanıştıkları belli barmenin bakışlarından belli. Garson hızlıca adamın önüne kahvesini bırakıp, yanında gereğinden fazla vakit geçirmemek için hızlıca uzaklaşıyor. Adam kahvesinin içine şekeri boca edip somurtarak misafirini beklemeye devam ediyor.
Daha üçüncü bardağım bitmeden bir oğlan içeri giriyor. Üstüne, hayatımın kısa bir döneminde aldığım varlığın kokusu sinmiş. Yakışıklı yüzü en kaliteli traş losyonlarının kokusunu taşıyor. Uzun boyu ve kaslı yapısıyla cennetten, biz sefilleri doğru yola sokmak ya da sonsuza dek karanlığa hapsetmek için inmiş bir melek gibi görünüyor. Üstün insan. Gerçek bir avcı. Bara hızlıca bir göz atıp avını buluyor.
“Ee? Buraya gelmenin sızlanmaktan başka bir sebebi var mı yoksa sen lafını bitirene kadar okumak için bir şeyler mi almalıyım?” diye konuştu ihtiyar, gergin ve sinirli sesiyle. Konuşurken masanın üstüne tükürük yağdırıyordu. Sapsarı dişleri her kelimesinde asap bozucu bir biçimde görünüp kayboluyorlardı. “ Buraya niçin geldiğimi çok iyi biliyorsun.” dedi oğlan. Sesi ciddi ve kararlıydı. İstediği her neyse alacktı, kesindi.
- Bu meseleyi annenle kırk kere konuştuk. Cevap belli, buraya kadar gelmene gerek yoktu. Telefonda da hayır diyebilirdim sana.
İhtiyar sinirli bir biçimde ayağa kalkıp, oğlan geldiğinde çıkarıp kenara attığı cekedini eline aldı. Tam oturduğu yerden çıkacakken oğlanın sesi adamı durdurdu.
- Otur yerine. Gerekirse zorla burada tutarım seni.
- Kim sanıyorsun sen kendini? Dayak yemeğe mi geldin buraya?
- Otuz yaşındayım. Bildiğim kadarıyla tek kabiliyetin küçük çocukları ve hasta kadınları dövmek.
Oğlanın sesi fazla yüksek olmasa da tüm bar ne dediğini duyabiliyordu. Benden başka kimse ilgilenmiş görünmüyordu. Doğru tahmin; bardakilerin hepsi buralı. İhtiyar yerine geri oturdu.
- Saçma sapan konuşmaya başlama. Sizin için neler yaptığımı çok iyi biliyorsun. İki tokat için zırıldanmana gerek yok.
- Hayır baba, bana yaptıkların zerre umrumda değil. Kardeşim için de gelmedim. O meseleyi daha sonra halledeceğiz. Buraya intikam için gelmedim. Sadece O'nu yanımda götürmek istiyorum.
İhtiyarın sesi alçaldı. Ancak her zamankinden daha öfkeliydi.
- Başlatma şimdi kardeşine! Yaptığı şey kendi seçimiydi!
- Kardeşim hakkında konuşmaya gelmedim. Beni sinirlendirme.
- O sürtük annen için geldin anladık! Ondan bahsetmek istiyorsan bahsedelim ama kardeşin hakkında bir şey duymak istemiyorum!
- Sen bilirsin.
Oğlanın sesindeki kontrol bir anlığına gitmişti. Babasına karşı duyduğu öfkenin hissettiğim o ufacık kısmı bile kanımı dondurmuştu. Neden bunları dinlediğimi bilmiyordum. Bütün bu sohbet tuhaf bir şekilde beni rahatsız ediyordu.
- Annenden bahsetmek istiyorsun...
- Evet. O nasıl? Kendisine sormak isterdim ama telefonlara cevap vermesine izin vermiyorsun sanırım.
- Benim evim, benim telefonum. Benden başkası cevap veremez.
- Senin evin? Hala aynı masalı mı anlatıyorsun?
- Birlikte kaldığın o kodaman gibi kıçımı paraya silmiyorum ben! Günü gününe, dişimle tırnağımla kazandığım parayla yaşıyorum! Evet orası benim evim ve bana ait olan tek yerde de benim kurallarım geçer!
- O kodaman dediğin adam senin asla yapamadığını yaptı. Annemle ayrıldıkları gün hiçbir şeyimiz yoktu ve yine de beni sevdi. İnsan olmanın paradan gelmediğini gösterdi bana.
- Kardeşinle senin kıçınızı silerken hiç şikayet etmiyordun ama!
- Gerçekten sohbeti buraya getirmek istiyorsan...
- Hayır dur! Üzgünüm.
İhtiyar çok rahatsız görünüyordu. Oğlan ise hala sakin, hala güçlüydü. İhtiyar alçaldıkça oğlan daha da büyüyordu. Her ne olduysa ihtiyar da masum olduğuna inanmıyordu ve o zavallı, alçak sıfatı bende yavaş yavaş tuhaf bir acıma duygusu uyandırmaya başlamıştı.
- Annemin hastalığı nasıl?
- Kötüleşti. Artık ev işlerini yapamıyor.
- Çok yazık di mi?
- Ukalalık etme.
- Annemin benimle gelmesini istiyorum. Onu düzgün bir doktora götürebiliriz. En azından onu biraz olsun mutlu edebiliriz.
- Eminim o kodamanın altına yatmak onu mutlu eder.
- Ağzından çıkan laflara dikkat etmezsen canın yanacak.
Oğlanın sesi titremişti. İhtiyar da titredi.
- Annen hiçbir yere gitmiyor. Burada benimle kalacak.
- Onsuz dönmek için gelmedim buraya. Neden ona işkence etmeye bu kadar meraklısın?
- Çünkü bana söz vermişti! Her zaman beni sevecekti!
- Anlamıyorsun değil mi? Söz verdiği adamın artık gittiğini göremiyorsun değil mi?
Artık konuşma düpedüz rahatsız edici bir hal almıştı. Daha fazla dinlemek benim için en doğru karar değilmiş gibi geliyordu.
- Hiçbiriniz bahane uydurmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz! Sen doğmadan önce annen olacak kaltak o adama zaten aşıktı. 30 yıl boyunca çektiğim onca şeyden sonra beni suçlu gibi göstermekten başka yaptığınız hiçbir şey yok!
- O 30 yılı hepimiz seninle birlikte yaşadık, senin suçlu olduğunu göstermemize ihtiyaç yok ki. Bunu herkes biliyor. Yaşadığın yerdeki insanların sana bakışlarını göremiyor musun? Bize yaşattıklarının farkında değil misin?
- Ben yalnızca elimden gelenleri yaptım!
- O zaman elinden gelenler konusunda yanlış fikirlere sahipsin.
- BENİ ARTIK RAHAT BIRAKIN!
Masalarına kasvetli bir sessizlik çöktü. Barmen elindeki bardağı sertçe bara bırakıp masaya seslendi: “Bir sorun mu var?”. İhtiyar sessizliğini bozdu: “ Hayır. Hayır bir problem yok.”. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. O şerefsizin ne yaptığını bilmiyordum ama her ne halt yediyse bir (muhtemelen bir kaç) yerde çok kötü bir hata yapmıştı. Çirkin suratından, artık geri dönüş olmadığının farkında olduğu okunabiliyordu. O gece başına ne gelirse gelsin hakedecekti ve bu durum, belki de bana kendi geleceğimi hatırlattığı için çok ağır geliyordu. Taburemden kalkıp kendimi tuvalete kilitlemek ve mümkünse her ikisi de bardan yok olana kadar orada kalmak istiyordum. Ancak her şey bir trafik kazası gibiydi; kafamı çevirecek iradem yoktu.
- Sen de farkındasın. Yaptıklarının nelere sebep olduğunu, neleri mahvettiğinin sen de farkındasın.
- Evet. Evet, biliyorum. Peki sen ne kadarını biliyorsun?
- Ben?
İhtiyarın sesinde çaresizlik vardı artık. Sonunda kabul etmişti.
- Benim için kolay mıydı sence? Hayatını seni asla sevmeyecek bir kadınlageçirmek, o kadınla sevgilisinin çocuğuna bakmaya çalışmak kolay mıydı?
- Suçu üstünden atmaya çalışma. Kardeşim...
- Kardeşinin gidip başına açtığı işleri umursamadığımı mı sanıyorsun? Sizleri bildiğim en iyi şekilde yetiştirmeye çalıştım ama asla bana yardım eden olmadı. Yanında olması gereken tek kişinin her gün gözlerinde yaşla pencereden dışarıyı seyretmesi insanı ne hale getiriyor biliyor musun?
- Sen de onu yola getirmek istedin...
Oğlan adamdan nefret ediyordu. Sesinde biraz bile acıma yoktu. İhtiyarın sesi bozulmaya başlamıştı. Yavaş yavaş çöküyordu.
- Asla böyle olmasını istemedim. Bana yardım edebilecek tek bir kişi bile yoktu.
- Yaptıklarını asla affetmeyeceğim baba. Ne ben, ne annem. Yaşasaydı kardeşim de affetmezdi.
- Biliyorum, biliyorum...
Adam ağlamaya başlamıştı. Daha fazla dinlemek istemiyordum.
- Sana son bir şans veriyoruz baba. Buradan dönerken annem de benimle birlikte gelecek ve sen durdurmak için hiçbir şey yapmayacaksın. Bir daha bizi görmeyeceksin. Bir daha bizimle konuşmayacaksın. Annemin en azından son anlarını mutlu geçirmesini engellemeyeceksin.
- Tamam.
- Elveda baba.
Oğlan masadan kalkıp bara kahve için biraz bozukluk bıraktı. Kapıya doğru giderken adam kafasını kaldırıp kızarmış gözleriyle ona baktı ve konuştu:
- Her şey iyi gidebilirdi. Neden bu hale geldi ki? Neden hiç kimse mutlu olamadı?
- Çünkü sen asla izin vermedin.
Oğlanla adam kısa bir süre bakıştılar. Barda adamın fısıltısı yankılandı: “Özür dilerim.” Oğlan kafasını çevirip dışarı çıktığında adam tekrar fısıldadı: “Özür dilerim.” Fısıltı yavaş yavaş yaşlı bir adamın inlemelerine dönüştü. “Özür dilerim”. Tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar.
Gece daha yeni başlamıştı ve ben boğuluyordum.